• BIST 105.268
  • Altın 162,850
  • Dolar 3,9604
  • Euro 4,6498
  • Manisa -7 °C
  • İzmir -1 °C
  • Yavuz Sigorta yeni adresinde
  • Satış temsilcisi aranıyor
  • Halk Eğitim’den emlak danışmanlığı kursu
  • Büyük Öncü AVM, Vestel açılıyor
  • ASDER'den resim atölye çalışmaları
  • Cumhur Sarı'nın tek kişilik gösterisi 23 Kasım'da
  • Zeytine minnet kortej yürüyüşü 24 Kasım'da yapılacak
  • Dünya Zeytin günü programı belli oldu
  • Nakış makinesinde çalışacak usta, operatör ve makineci aranıyor
  • Hypatia Book & Coffee’de 10 Kasım nedeniyle 3 al 2 öde
  • Üniversal tornacı ve kaynakçı aranıyor
  • Akhisargücü Basketbol Akademisi kış okulu kayıtları başladı
  • İnşaat mühendisi aranıyor
  • İtina ile zeytin silkme makinası ile  zeytin silkinir

Benim Gece Nöbetim

Tuncay Şen

Benim Gece Nöbetim

“Sen geceyi tutuyorsun..ben nöbetini.”M.M.

 

 Dergiler hür tefekkürün kaleleridir diyen Cemil Meriç’in bu sözünün sözler içinde bir yer edindiğini dergi çıkarttığımız zaman değil de, yirmi yıl sonra asıl anlamını kavramasının kederiyle yazıyorum. Cemil Meriç kapanan her dergi için “kaybedilmiş bir savaş, hezimet ve bir intihar” değerlendirmesi yapmıştı. Bilek damarlarını kesmiş ve ortada yıllardır kaldırılmayı bekleyen bir cenaze... Oysa son söz söylenmemişti daha.

  Gece Nöbeti bizdeki adıyla bilim kulübünün, ‘Uludağ Üniversitesi tıbbi Bilimler Araştırma ve Geliştirme Kulübü’nün bülteniydi.  Derginin ilk sayısında giriş yazısı bilim kulübü adına Ali Mirza Önder tarafından “başlarken” başlığı ile yazılmıştı. Derginin çıkış amacı ve yüklendiği misyonu görevi hakkında bilgi veriyordu. Bildirgesiydi derginin. Dergi bilim grubunun kuruluşunun 3.cü yılında çıkmıştı..

  Ali Mirza, “Başlarken” başlığında şunları yazmıştı:

Olaya farklı yaklaşıp görüntüyü zenginleştirecek kişilerin fikirlerini ileriki sayılarında görmek ve daha iyiye hep beraber ulaşmak arzusundayız.

Derginin çıkmasındaki en önemli isteklendirme fakültede yayınlanan bir derginin olmayışıdır.

  Tıp fakültesinde dergi çıkması önemli midir? Tıp fakülteleri direkt meslek veren kurumlar olduklarından sanki öğrencilerinin de tek düze derse oriente olması bir meziyetmiş gibi gelebilir.  Olaya üniversite eğitimi açısından bakıldığında bu yıllarda bu tip ders dışı sosyal faaliyetlerle ilgilenmelerinin önemini tartışmak biraz daha net tablo ortaya çıkar. Ders çalışmak yerine harıl harıl dergi çıkartmak acaba insana ne kazandırır? İyi örnekleri göremediğimiz için unuttuğumuz eğitim ile öğretimin ince ayrımlarına gelip dayanırız. Çünkü öğretim kişiye bir takım bilgileri hatta düşünce sistemini vermeye çalışırken, eğitim kişinin içindeki cevherlerin önce farkına varmasına sonra da bunları ortaya koymasına olanak sağlayan ve bir şekilde öğretimi de kapsayan bir süreçtir.

Bu sürece kişini kendini gerçekleştirmesi adı verilir. Bu üreci aşmış bir kişi yapabileceğinin en iyisini ortaya koyar. Kendisini gerçekleştirmiş kişi kendisiyle barışıktır. Ve geceleri rahat uyur.

 Tıp fakültesinde yazı yazan, şiir yazan, karikatür çizen, çeviri yapan öğrencilere yeteneklerini ortaya koyup paylaşabilecekleri, başkalarını da içinde yaratma motivasyonu sağlayacak bir ortam oluşturmak

   Sonuçlarımız literatür ile uyumludur demek için yapılan çalışmalar acaba gerçekten bilimsel çalışmalar mıdır? Bilim grubu kütüphane ve seminer faaliyetleri ile daha meşgul olduğu ve laboratuara giremedikleri tespiti yaptıktan sonra; Bilimin varlık sebebi iki noktaya dayanır birincisi insanlara daha güzel yarınlar sağlayabilmek için üretmek. İkincisi de bizzat onunla uğraşanların düşüncesine merakına ve öğrenme arzusuna yanıt verip bir beyin egzersizi oluşturmak. Bilim yapmak asla laboratuardan çıkmamakla eş anlamlı değildir. Laboratuar araçtır, amaç değildir. Cevap üretmek için farelerin karnına SF enjekte etmek için değil.

Bir gün düşünce süreçlerinde sorulan sorular artık cevaplarını üretemez hale geldiğinde büyük coşku ile arkadaşlarım laboratuara gireceklerdir.

Bilimin temelinde laboratuarların ve makalelerin değil felsefenin yattığını düşünüyor ve olabildiğince de bunun hakkını vermeye çalışıyoruz.

   Derginin ikinci sayısının giriş yazısı imzasızdı. Ama Engin Çiftçi’ ye ait olduğunu biliyorum. Ne yazmıştı Engin:

 “Biz bu dergiyle okulumuza bir ayna tutmak istedik. Doğal olarak da çok farklı renklerden oluşan bir görüntüyle karşılaştık. Bunların hepsinin yansıtılması ve ayrıntıların gözden kaçmaması için okurların katkısı bizim çabamızdan daha önemli. Ayna da kendi görüntüsünden korkanlara söyleyebileceğimiz çok şey yok.

Bu durum belki dergiyi çok dağınık ve bir bütünlükten yoksunmuş gibi gösterebilir. Ama zaman içinde dergimizi yeni doğan bir bebeğe benzetirsek bunların hepsini üstesinden gelineceğine inanıyoruz.

 Aslında alıntı yapmak pek hoş değil ama bazen herkesin okuması gerektiğini düşündüğümüz bir takım yazılar, kitaplar yayınlanıyor ve bundan çok az insanın haberi oluyor. Bizde zaman zaman elimize ulaşan bu tür yazıları yayınlayarak daha çok okuyucunun faydalamına sunmak istiyoruz.”

    Engin’in ve Ali Mirza’nın yazıları derginin değerlendirilmesine geçmeden önce mutlaka okunmalıdır, bunda ısrarcıyım.

  Dergimiz çıktığında tüm gazetelere göndermiştik. Gece Nöbeti ses getirmişti. Yeni şafak gazetesinde Hamit Can’n değerlendirmesi çıkmıştı. “Dört Yaprak” isimli dergisini tamamen kendi yazı ve şiirleri ile çıkaran Ertuğrul Fındık’ a her sayıyı gönderirdim. Takip ettiğim diğer edebiyat çevrelerine de gönderirdik. Bir çok gazetenin kültür sanat köşelerine de gönderdik. Dergimiz hakkında yorumlar yayınlandı.

  Gece Nöbeti dergilerimize logo düşünürken ev arkadaşım Tarık Ziya Yılman günlerce uğraşıp bir logo hazırlamıştı. Lakin yayın kurulunda kabul görmemişti.. O yıllarda pc kullanmıyorduk ve dolayısıyla photoshop, correl, exel, Paint yok. Gerçek yaratıcılık o zamanlar da imiş.

   Engin Çiftçi gibi katalizör, lokomotif bir kişinin öne çıkması gerekiyordu. Engin derginin dört sayısında da vardı ve tüm sayıların değişmeyen tek genel yayın yönetmenimizdi. Sayısı elliye aşkın biz yazarları bir araya getirdi. Çok öne çıkıp, sorumluluk sahibi, enerjik ve zaman, emek verecekleri görüp her sayıda onları yayın kuruluna aldı. Mezun olanların yerine yeniler katıldı yayın kuruluna. Gece nöbeti Dergisi her sayıda yeni yetenekleri buldu bünyesine aldı. Keşke dört sayıdan sonra da yeni katılımlar ile Gece Nöbeti Dergisi devam edip bugünlere gelebilseydi. Engin benim için çok değerli bir dosttur. Birlikte badireler atlattık, bir şairin şirindeki gibi "zorlu bir kış geçirdik, biraz nefti"ydi. Birbirimize "yıkılma sakın" diyenler kadar yakındık.
  Dördüncü sayı, son çıkan sayımız. Ona bakacak olursanız veda yazısı yoktur. Dergiler bir nedenle kapatılması düşünüyorsa veda ettiğini deklare eden sayı çıkarır. Bu yüzden Gece Nöbeti, ona tüm emek verenlerin değerlendirme yapma sorumluluğunu yıllardır peşinde gölge gibi takip ediyor. Zorunluluk barından sorumluluk bu.

BURSA DERGİLERİNDE GECE NÖBETİ

  Bursalı şair Nevzat Çalıkuşu’nun 2014 yılında Bursa Büyük Şehir Belediyesince ilk basımı yapılan “Başlangıcından Günümüze Bursa Dergileri” isimli kitabında Bursa’nın ilk dergisi Nilüfer’den bugüne kadar ki çıkmış dergilere ‘kuşbakışı olarak onların genel seyrini sunarken 147.ci sayfayı Gece Nöbeti’ne ayırmış. Bursa’nın sosyal ve kültürel yaşamına renk katan dergiler arasında yerini almış.

  1995 de İlk yayın kurulunda Engin Çiftçi, Halil Tezcan ve Aydın Yıldız ile birlikte yer alarak günlerce hatta birkaç ayımızı alacak bir emek neticesinde çıkarmıştık. Her derginin ilk sayısını çıkarmak zordur. İkinci sayı ilk sayının yükünü taşıdığı için zorluğu sürer. Üçüncü sayıyla beraber dergiler artık ritme girer.. Kimler yazdı diye düşünüyorum. Aradan 20 yıl geçti unuttuklarımdan peşinen özür diliyorum:.Engin Çiftçi, Tuncay Şen, Halil Tezcan, Ali Mirza Önder,Aydın Yıldız,Ahmet Zeren,Murat Başar Gürbüz,Ebru Onuker, Koza Çubukçu, Lütfullah Beşiroğlu, Meki Kaya, Yücel Vurmaz, İmer Önder,Ece Baram,Taner Güven,Elif Vagas, Ferda Firdin, Refik Ayten, Nusret İnci,Özgür Aytaç, Veysi Ekinci,Miray Sabriye Köroğlu…İlk iki sayının yayın kurulundaydım. Mezun olunca bayrağı devrettik. Ama Engin Çiftçi tüm sayıların değişmez genel yayın yönetmeni olarak devam etti.

  Yıllardır Engin Çiftçi’ye ulaşmaya çalışıyordum. Ben bulmaya çalışırken o beni buldu. Bu buluşma olmadan derginin değerlendirmesi yapılamazdı. Bu yazıyı yazmak en çok onun hakkı aslında. Ve Ali Mirza’nın.. Onların akademik kariyer içerisinde zaman bulma endişesi bana onları (ve diğer tüm yazar ekibini) haberdar ederek yazma önceliği sundu. Beklide onların işini kolaylaştırmış oldum yükü yüklenerek. Onlar daha önce öne çıksaydı derginin bugünkü akıbetinin olumlu yönde yön çizeceği inancıyla sıramı savmış oluyorum.

   Bursa dergileri hakkında daha önce Cevat Akkanat’ın değerlendirmeleri olmuştu. Başkalarının sizi değerlendirmesinden daha önemlisi sizin kendinizi değerlendirmenizdir. Sizin değerlendirmenizin üzerine başkalarının değerlendirmeleri eklenirse anlam kazanır.

   Şair İhsan Deniz’e 15 yıl yeni sayısını çıkarmadığı İpek Dili’ni kendisine sorduklarında, “kapanmadı bunu deklare edip kapanacak, “ Öteden beri kapanış sayısı hazırlamayı düşündüğünü ama kısmet olmadığını; şiir çevrelerinin kapandı gözüyle baktığı dergisinin 10-15 yıl sonra kapanış sayısını çıkararak “kapandık” demesi hayli komik bulunacaksa da olsun, bizim komedimiz de bu olsun! “ demişti.

  Yazımın devamında her sayıda hangi konulara yer verildiği hakkında meraklıların merakına merak katacak bölüm koydum.

  Geleceği parlak bir dergiyi dördüncü sayıda susturmanın vebali kimde diye sormalıyız. Bu dergi neden sustu? Üstelik Üniversitenin maddi desteği vardı. Tıp fakültesi derginin değerini göremedi mi? İlerleyen sayılarda birçok hoca dergiye makale vermişti, değere değer katmıştı. Bindiği dalı kim neden kesti? Sorular çok, ama cevaplar henüz ortada yok.   

 

Dr.Tuncay Şen

drtuncaysen@akhisarhaber.com

 

 

GECE NÖBETİ DERGİSİNDE NELERE YER VERİLMİŞTİ?

BİRİNCİ SAYI

 24 sayfadır. 5 şiire yer verilmiştir.

Şiirlerine yer verilenler: e.e cummings (alıntı), Tuncay Şen, Şafak Sezgin, Ruşen Demir, Hülya Gülcan

“Başlarken”  Ali Mirza Önder

“Kar ve Hayatın Patenti”  Jacques Attali  (çeviren Özden Arıkan).

“Eco, Tasavvuf ve Genç Bayanlar”- Halil Tezcan

Umberto Eco’ nun Gülün Adı ve Foucault Sarkacı romanını tasavvuf ile kurduğu bağı örnekleyerek değerlendiriyor. Bu iki romanın kendini ne kadar sarstığını ve bu sarsıntının ruh sağlığını bozulmasına yol açıp açmadığı hakkında taşıdığı kuşkuyu sorguluyor.

 “Yerlilik Üzerine” Oğuz Atay (alıntı)

 “Üç Renk Bir Dostluk” Tilbe Şule Orhan

üç kişi.. üç ayna. Yansıtılan ve yaşamlar bambaşka

“Lamii Çelebinin Sedir Sohbetleri” Aydın Yıldız

Bursa’nın değerlerinden Lamii Çelebi yi kaleme aldı Aydın. Bursa’nın Bursalıların bile bilmediği manevi dokusuna götürüyor bizi. Modernleşmiş Bursa ya inat hala ayakta duran ama o manevi havasını solumamızı sağlıyor. Yanından geçerken dikkat çekmediğimiz mekânlarının aslında konuştuğu dili bize tercüme ediyor adeta. Yazısından sonra okur o mekânları ziyaret etmek istiyor.

 “Washington’ daki Büyük Başkana”

Kızılderili bir kabile reisinin Amerika başkanı Franklin Pierce ye hitaben yaptığı konuşma . bir sonraki sayıda devam edecek şekilde bölünerek verildi. Kızılderili reisnin beyaz adama akıl verişidir.

“Frida Kahlo ve Ben” –Tuncay Şen

(köşe yazılarımdan birinde bu yazıyı vermiştim)

“Antibiyotiklerin Sonu” Brant- Wingert-Hager – Koza Çubukçu çevirdi.

 Sağlık bakanlığının bu yıl gündeme getirdiği gereksiz antibiyotik kullanımları üzerine başlattığı çalışma yoğunlaşarak sürüyor. Koza 20 yıl önce bu sorunun küresel bir sorun olduğuna dikkat çekmiş.

“Ne Ağlarsın Benim Zülfü Siyahım”- Berkant Kaderli-Dursun Karakaş

Aşık Daimi’nin şiiri Sezen Aksu’ nun şarkısıyla  ile herkesin dilinde. Daimi daima dillerde olacak. 

“Sevilecek Kadın- Sevişilecek Kadın”  -Ferda Firdin

“Pratisyen Günlüğü” serisinin ilk yazısı “Sürgünde” ile başlamıştı  Refik Ayten.

Okul yıllarında gönüllü olarak doğu illerinde çalışmayı isteyen bir stajerin mezun olunca atandığı köy sağlık ocağında çektiği sıkıntılar gözler önüne seriliyor. Yörenin geri bırakılmışlığı ve gidenlerin sürgün olarak görmesi hatta memurların sürgün edilişi… Burada yaşadıkları, buraya gelecek doktorlara tavsiyeleri eklenmiş. Aradan 20 yıl geçse de ülkemin doğu illerinin köylerinde pek de değişen bir şey olmadığını görüyoruz. Terk edilmiş bir kader bizi orda bekliyor.

 “Beyaz Büyü”- Lütfullah Beşiroğlu

Beyaz büyü dediği şey plesabodur. Plesobo doktorun profesyonelce uygulamasının onu şarlatan suçlamasından korumak için uydurulmuş hasta ve hekimin amaç ve inancının uyumuna ihanet eden sadece hastanın inancına yönelik sözde bilimsel uygulama. Tarihin hiçbir döneminde yirminci yüzyıl tıbbı kadar sağlık kavramının tahakkümüne alınmamış. Böylesine ekonomik kaygılarla sömürmemiştir. Kötü ruhları yakalandığına inananlara yardım eden Kızılderili bilgenin metafizik yorumuyla önce dalga geçip hiçbir biyolojik etkisi olmayan sıvı tedavisini parasal kaygılar taşımasa dahi uygulamakla aynı zamanda büyücülük sıfatının büyücünün taşıdığı ahlaki endişelerden bir nebze taşımadan üstlenmektedir 20.ci yüzyıl tıbbı. Kimin hasta kimin sağlam olduğunu belirleme yetkisini kendisine az görmekte, kimin akıllı kimin deli kimin topluma uygun kimin olmadığını belirleme gücünü de kendisinde bulmaktadır.

Günümüz tıbbın gücünü insanların ağrıya zafiyetinden ve ölüm korkusunda almaktadır. Ağrı eşiği azalmış insanlar artık insanın insan tarafından kullanılmasında sömürü aracı olmuşlardır. Ağrı endüstriyel gelişimin yan ürünüdür. Doğal ya da metafizik boyutu yok edilmeye çalışılmaktadır. İnsanlar ağrı belasına uğraştıklarında topluma, teknolojiye lanet yağdırmaması için tıbbi sistem onlara ağrı kesiciler sunar. Böylece daha çok ağrı daha çok talep daha çok ilaç, Hastane malzeme doktor haline dönüşür.

Gelişmek için bozulmuş insan sağlığına ihtiyacı olan modern tıp böylece kendi hastalığını kendisi üretir.

İvan illich’in “Sağlığın Gaspı’nın okunması için güdülenmiş oluyor. Geleneksel tıp ile 20.yüzyıl tıbbının ağrı ve ölüm korkusuna bakışı farklıdır.

Lütfullah şimdi psikiyatri profesörü oldu. 21 yıl önce yazdığı yazıya şimdi neler ekler neler çıkartır bilmiyorum. Ama yazısını dönüp dönüp okuyorum.

 “Aforizmalar” - Fatma Özsoy

  1 sayı genel yayın yönetmeni Engin Çiftçi,yayın kurulu Tuncay şen, Halil Tezcan-Aydın Yıldız, Uludağ yayınları dizgisi ve üniversitenin  basımevinde 1000 adet basıldı.

İKİNCİ SAYI

 34 sayfaya çıktı, sekiz şiire yer verildi

Şair İrfan Çiftçi’nin “ insan doğduğu yere benzer” şiirinin yayınlanması müthişti. Ve Bursalı şair Ziya Aksakal’ın “Tipiler arasından kaç zirve”. Dergide şiirlerine yer verilenler: Tuncay Şen, Sonnur Uğur, Mustafa Efe, Hüseyin Oktay, Fatma Şen

Genel yayın yönetmeni Engin Çiftçi, yayın kurulu Tuncay Şen, Halil Tezcan, Aydın Yıldız ve Ali Mirza Önder

“Kurt Cobain’i Kim Öldürdü?” Halil Tezcan

Kırılgan, masum, hüzünlü sesiyle söylediği güzelim şarkıların sahibi Kurt Cobain, hayatı, onu yaşamayı becerebilenlere bırakıp, ölümün yoksulluğuna, ruhunun yoksulluğuna kaçarcasına ağzına dayadığı tüfekten çıkan kurşunla beynini parçalamıştı. Halil Tezcan onun kimin öldürdüğünü sorarak, bizi çok farklı yerlere çekiyor… Halil bu yazıyı 5 Nisan 1996 da yazmış. Kurt  Cobain’in intiharının 2.ci seneyi devriyesinde. Wolkmenden Nirvana’yı dinlerken.. Ona eşlik eden İlhami olsa gerek..

“Ölümü inkar eden uygarlık”/ Octavia Paz. Çeviren Önder Arıkan

Nasıl öldüğümüz kim olduğumuzu gösterir.  Meksika da ölüler günü diye bir gün varmış. Melekler gibi korku yüzünden sırtımızı dönüyoruz ölüme ve onun üzerine düşünmeyi reddetmekle, onunla birlikte bir bütünlük olan hayata zihnimizi kapatıyoruz. Ölüm ile hayat birbirini tamamlayan karşıtlardır.ölümü inkar eden bir uygarlık sonunda hayatı inkar eder.

“Washington daki büyük başkana

Fahrettin Cüreklibatur”/ Cemal Süreya

Cüneyt Arkın’ı Cemal Süreya anlatıyor. Engin ile birlikte hayranıydık. Cemal Süreya nın anlattığı Cüneyt Arkın çoğu kişinin bilmediği ilginç detaylar vardı.

“Ucuz ilaç ve hekim faktörü”- Ahmet Zeren                

Görevini kötüye kullanmak ve hekimlik arasındaki gözden kaçan, ama dikkate alındığında gerek insanlık erdemi, gerek toplumsal faydaları ve gerekse ülke ekonomisi açısından önemli bir konuya giriyor Ahmet Zeren, yaptığı araştırmayı sunarak. Kapitalist ekonomi sisteminin beraberinde getirdiği daha fazla kar etme anlayışının sağlık sektöründe açtığı derin yara sorgulanıyor.Akılcı ilaç uygulamasının halk sağlığı yönünden önem taşıyan öğeleri anlatılıyor.

1991 verilerine göre; ilaç fiyat öğeleri arasında ham madde giderleri %37.8 iken ambalaj%6.5 işçilik%15tanıtım %5 gibi sıralanırken kar:1.1 olarak sunulması şaşırtıcıdır. İlaç firmaları-hekim ilişkileri örneklenirken çözüm önerileri sıralanıyor.

"ucuz ilaç ve hekim faktörü" Başlıklı yazısı ile günümüzde hala devam eden bir soruna bakış ve çözüm önerileri sunmuştu. Bu sorun hala devam ediyor ve çözüm önerileri de. 20 yıl önce dergimiz de bu sorun çözümleri ile birlikte ele alınmış. Ahmet i kutlamak gerekiyor.

  Ahmet Zeren’in ilk araştırmasıydı. O zamandan bu yana daha da kötüye gider olduk. Ve anladık ki geriye dönüp baktığımızda artık devir "akademik kapitalizm" devriymiş.

“6 yılda ne yapıyoruz”- Dr Yasemin Heper

Tıp Fakültelerinin görevleri maddeler halinde sıralandıktan sonra Tıp eğitim sisteminin nasıl belirlendiği, nasıl uygulandığı, mevcut sistemin aksayan yönleri ve çözüm önerileri yer alıyor. Akademik unvan alıp yan gelip yatan yada yetersiz kalanlar hakkında ki görüşleri ile üniversite öğretim görevlilerinin öğretmeler gibi formasyon almadığı eleştirisi

“Alternatif  tıp- modern tıp ve düşüncelerim”- Meki Kaya

Andrew Stanway’ın Alternatif tıp adlı kitabının da yer alan terim olarak tanımlaması yapılıyor.1973 Roma üniversitesi Tıp fakültesince düzenlenen alternatif tıp kongresinde 133 terapi sunulduğu vurgulanıyor.

300 yılık geçmişi olan modern tıbbın binlerce yıllık geçmişi olan alternatif tıbbı öcünü alırcasına ret ediyor.6 yıllık tıp eğitiminde hiç bahsi geçmiyor olması bunun göstergesidir. Enfeksiyöz hastalıklar ve bazı cerrahi ameliyatlar dışında modern tıbbın küratif olduğunu söylemek güç. Plesebo modern tıbbın kendini kurtarış yollarlından biridir. Alternatif yöntemleri isteyen toplumdur.modern tıbbı alternatif  tıbbı birbirine yaklaştırmak gerekiyor.

“Poliovirus Aşıları” - Dr Mustafa Hacımustafaoğlu (Bilimsel makale)

“Serebral Tuz Kaybı Sendromu”- çeviren Hasan Kocaeli (Bilimsel makale)

“Acımasız Bir Katil/ Bilimsel Bir Gizem” - çeviri Songül Çelebi

Deli dana hastalığı ve Creutzfield-Jacop hastalığı hakkında  bilgilendirici son gelişmeleri anlatan çeviri  yazı

Ali Mirza Önder- “röportaj”larına başladı. İlki cüzamla savaş derneği ile yaptığı idi. Derneğin kurucusu Türkan Saylan da röportaja katılmıştır.

“USAT”-A.Tamer Güven

Uludağ su altı topluluğu kulübünü anlatan yazı

“Pırıltı” / Erçin Özgören

Freud un insanların yok etme içgüdüsü vardır sözüne inat, makroskopiden mikroskopiye her şey bir şeylerin etrafında dönüyor sevgiyle ve bağlılıkla. Evren gittikçe küçülen fakat tamamıyla aynı olan enerji birimlerine bölünüyor. Yani bütün evren aynı şeyin toplamı gibidir.bir zaman gelecek, iyice anlayacağız ki enerjiler toplamının sevginin kendisinden başka bir şey olmadığını..

“Ben Yerine Biz”-Elif Vagas

   Elif ,Çukurova Üniversitesinde onkoloji kongresinde ödül almıştı Kongreden hafızasından silinmeyecek olan nefis anılar ile dönüp yazıyı kaleme almış. Birey olarak aldığı ödülü topluluk olarak alma temennisini taşıyarak.

“Pratisyen Günlüğü”nde Dr.Refik Ayten soruyor “Güneydoğu halkı neden ağlıyor?”  Doğu illerinden birinde uzak unutulmuş bir dağ köyünde görev yapan arkadaşımızın köyde ki Salih e yazdırdığı yazı. Okurken yürek hırpalanıyor. Dergimiz Doğu ve Güney doğu sorununa Refik Ayten ile ilgi göstermiş ve dikkat çekmiştir.

“Bir pervasızın günlüğünden”-Tuncay Şen

Köşe yazısı olarak aynen yayınlamıştım.

“Beyaz  Atlı Prens”-Ferda Firdin, Cesur bir yazılar yazdı. Virgülüne dahi dokunmadan yayınladık. Feminist arkadaşımız erkek egemen toplumda kadınlara beyaz atlı prens hayalleri kurmaktan vazgeçip, kendimizi ve kafamızı evimizin penceresinden dışarı uzatalım, kitap okuyalım. Kendimizi seveli, değer verelim, üretelim, yaşadığımızı hissedelim. Dünyamız sadece erkekler ve onlara endeksli bir yaşam olmasın. İnsan olalım diyordu.

İkinci sayıda da ” Beyaz atlı prens”  yazısı da aynı cesareti görmek mümkün

Ferda Firdin’in Gece Nöbeti Dergimizin 1.ci ve 2.ci sayılarımız da ki "Sevilecek kadın ve sevişilecek kadın", " Beyaz Atlı Prens " Başlıklı yazıları..

Yerel dergilerin satıldığı kitapçılar çarşısına ve Emirhan da ziya Aksakal ın insan saati Dergisi standına dergimizi koyardım. Bir kaç gün sonra gittiğimde standlardan dergilerimizin kaldırıldığını görürdüm. Ferda ve Lütfullah Beşiroğlu’nun yazı başlıklarını sansasyonel bulduklarını söylerlerdi. Aslında yazılarda sorun yok, sorun kafalardaydı

“Rasyonel Bir Toplumda Seks”- Lütfullah Beşiroğlu

Sizi gidi başlık okurları sizi! Diye biten yazısından sonra başlık okuru olduğumu düşündüm. Öyle bir seçenek daha sunduğunu söylese de kimse bu başlığı görüp okumaktan vazgeçmezdi. Yoksa vazgeçen çıkar mıydı acaba? Gece nöbeti dergisinin daha çok okuyucunun eline arkadaş hatırı için geçen dergi hüviyetinde tanımlaması yapıyor.

 Doğunun batının bilimini nasıl elde edeceğini düşünmeye başladığı zamanlar; batının bu gelişmeyi nasıl frenleyebiliriz sorusuna cevap aradığı zamanlara tekabül ettiğini yazmış.

Bilime nasıl bakmamız gerektiği üzerine dürterek düşündürtmüş. ODTÜ felsefe bölümü başkanı Ahmet İnam’a bilimin neresindeyiz sorulmuş,” çok ayıp bir yerindeyiz” demiş. Kafam epey karıştı, birkaç kez okudum yazıyı. İsmet özel geldi aklıma. Kafa karışıklığı iyidir, en azından üzerinde bir kafa olduğunu anlıyorsun demişti. Yazısına C:K. İmzalı bir şiir alıntısıyla başlamıştı. Sonradan Cahit Koytak olduğunu öğrenmiştim.

Şiirin devamı şöyle devam ediyordu: vıdı vıdı vıdı vıdı vıdı

 “Mumların aydınlığı”- Ali Mirza Önder

Bilim grubunun 3 yılda neler planladıkları neler başardıklarını hedeflerinin ne olduğunu anlatan çaba yazısı. Kütüphane de Bilim grubunun çabasıyla bağış alınan kitaplardan bahsetmiş. İnşallah çokça okunmuştur. Mumların aydınlığı ile yetinmeyeceğimiz umuduyla diyerek noktalamış yazısını. Ali Mirza Bilim Kulübü için çok çalıştı çabaladı. Şimdi Amerika da akedemik kariyerine devam ediyor. Ona ulaşamadık.

 “Siz hala Kandinskyleştiremediklerimizden misiniz?” Süha Bakoğlu

Bu yazıyı aynen köşemde yayınlamıştım.

Şiir Ziya Aksakal

Emirhan da doğal sanatlar akademisi adını verdiği kültür sanat faaliyetlerine kucak açmış şair Faruk Ziya Aksakal Insan Saati Dergisi çıkarıyordu. Ikinci sayımız da Bursa lı şairlerden yayınlanmamış şiir isteyip Gece Nöbetinde yayınlamaya karar vermiştik. Ilk sayı ses getirmişti. Ikinci sayıda ilk sayıyı aşmalıydık. Ziya amca dan taze şiir istedim. Şart koştu talebim için. Nasıl verdiysem aynen yayınlayacaksınız diye.Anlam veremedim ama söz dedim. Bana kapalı zarf da şiiri bir kaç hafta sonra verdi. Zarfı açtığım da şoklama geçirdim. Bana ithafen yazılmış şiir çıktı. ismini kaldırıp öyle yayınlanmasını düşündüm önce. Ama söz almıştı benden. Beni ters köşeye yatırmıştı. Aynen yayınlanmış Dergiyi (arka kapağında verdik şiiri) çıktığında ona bizzat ben takdim ettim. Aynen yayınladınız değil mi deyip dikkatlice inceledi. Sonra ayakta kucaklaştık.
2009 da vefat etti, Mekanı cennet olsun. Ondan bir çok genç gibi çok şey öğrendim.

 

ÜÇÜNCÜ SAYI

40 sayfa

4 şiire yer verilmiş. M. Başar Gürbüz, Pınar-Ahmet Zeren,Veysi Ekinci,Ali Kamış

  Bu sayının giriş yazısı Koza’ya ait. Öneriler ve eleştiriler doğrultusunda dergiyi şekillendiriliyor. Yazılar içinden bir konu seçilip onunla ilişkili bir kapak resmi verilmiş. Enginden kapakları Başar’ın hazırladığını öğrendim. Pratisyen günlüğünün olmamasından duyulan eksiklik dile getirilmiş. Buna ek olarak intörn günlüğü eklenmesi düşünülmüş. Amatör ruhu kaybetmeden takım ruhu ile çalışmakla başarı elde ediliyor.

Aşık olmak sayfasına herkesin katılımı isteniyor.

“Östojen bilmecesi”- Koza Çubukçu

“Leoardo Da Vinci”-Ebru Onuker

“Sevgiliye”- Belgin Öztürk

“Bir insan bir üniversite”- Engin Çiftçi Dr. Ahmet Süheyl Ünver’ i anlatıyordu. Bu zatı mutlaka tanımak, okumak gerekiyor.

“Akupunktur”- Nusret İnci İlgi duyanlar için doyurucu bir yazı kaleme almış..

“Tıpta Alternatif bir Eğitim Modeli” –Ali Mirza Önder

Ali Mirza’nın azılarını hep önemsedim. Bilim kulübünün en aktiflerinden oluşu ve derginin kaderinin de bilim kulübünde olması

Yazısının girişinde o yıllarda dillerde söylenen bir şarkıdan bölüm vermiş.

 “Bize neler neler öğrettiler

Sevdalar üstüne

Aldatıldık aldatıldık

Sevda böyle değil”

Tıp eğitiminin daha ilk başından itibaren “vaka” lar ile verilmesini tartışmaya açmış. Popüler bilim dergisi Discover ‘in “Vital Sign”  köşesindeki sunumların başarını örnek göstermiş. Ve öngördüğü eğitim sistemine ilişkin örnekler vererek açıklamış. Esas hedef tıp eğitimin hayatın bir simulasyonu (tekrar) haline getirmek ve bilgilerin gerekli olduğu yerlerde ve gerektiği kadar vermek. Öğrenciyi okumaya araştırmaya teşvik edildiğinde bu sistemin başarı getireceğini söylüyor.                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                         

Karikatür- Uğur Duman

“6 yılda ne yapıyorlar”- Dr Yasemin Heper

Alternatif eğitim yöntemlerine bir bakış alt başlığı atılmış. 1988 Edinburburg da dünya tıp eğitimi federasyonu toplanmış.

Yasemin hocamız değişik Ülkerlerde değişik tıp eğitimlerinin olduğundan hareketle hangisinin iyi olabileceğini tartışmaya açıyor.

PBL eğitim sistemi bu yazıda ele alınan sistem.  Bu sistem detaylandırılarak anlatılıyor. Sınav, “kişisel gelişim indeksi” ne dönüştürülmüş. Teste tabi tutulan öğrencilerin test sonuçları not değil giderek yükselmesi beklenen “doğru yanıt eğiri” şeklinde öğrencilere verilmekte ve eğrisi yükselmeyen öğrencinin eksiklikleri saptanıp eksiklikleri tamamlanmaya çalışılıyor. Dünya da böyle eğitim veren kurumların varlığını öğreniyoruz.

“Toxik bir gece nöbeti”- Özgür Aytaç

Zehir danışma merkezini arayan bir annenin balık yiyen sonrada süt içip rahatsızlanan çocuğunu kusturmak için sabunlu su içirmesi ve gelişmeleri ele alan yazı. Toplumda görülecek o kadar çok yanlış uygulama var ki.

“1996 tıp eğitimi bildirgesi” - bilim grubu

Bilim grubunun 1996 da birer hafta ara ile yaptığı tıp eğitimi tartışmalarından çıkan sonuçlar paylaşılmış. Ailesinden kopup gelen öğrenciye adaptasyon ve motivasyon için danışman öğretim üyesi olmalı, öğrenciler 1.ci sınıftan itibaren hastaneye girmeli, pratiğe alıştırılmalı, İngilizce eğitiminin güçlü ve üst düzeyde olması gerektiği,

komite eğitim sistemi istenilmiş. Eğitimin başarılı olabilmesi açısından öğrencilerin neler beklediği madde madde yazılmış.

“Yaşadığını hissetmek”- Veysi Ekinci

“Şiiri nerde öldürdük” - M. Başar Gürbüz

Gece nöbeti Dergisi 3 sayı da Murat başar Gürbüz ün "şiiri nerede öldürdük" yazısı ve ardından "sancı" isimli şiiri. 20 aradan geçmesine rağmen her dem yeşil kalan yazı. Dergimiz gerçekten her sayı da güçlüydü, ses getirmişti. Yıllar geçse de birçok yazı tazeliğini koruyor. Velhasıl büyük iş başarmışız Ancak şimdi daha iyi anlıyoruz.

“Bura”-Miray Sabriye Köroğlu

“Menenjit bilmecesi”. Çeviren Ali Mirza Önder

“Telomer, Ölümsüzlüğün sırrı”- İmer Önder

“Kanser”- Elif Vagas

 Kaya Kılıçturgay hocamız kansere enterasan bir bakışı vardı: “kanser, tüm hücrelerimin mükemmele ulaşma çabasıdır” . Sonsuz bölünme potansiyeli sınır tanımama aynı zamanda immun sistem hücrelerinden gizlenebilme! Beklide ölümsüzlüğün parmak izlerini taşıyan kanser hücresine kurnazca yaklaşılırsa beraberinde beklenenden çok daha fazla cevap bulunabilir. Yeter ki doğru soruyu soralım.

“Tüberküloz”-Fatma Özsoy            

Verem hastalığına tarih buyunca nasıl yaklaşılmış.., Hangi ortamlarda daha yaygın… Hangi ülkelerin baş belası… Kutsal kitaplarda nasıl geçiyor? Tedavisinde çığır açışı basilin bulunuşu oluyor. Sonra koruyucu aşının gelişmesi ve antibiyotik çağında geliştirilmiş ilaçlar. Ne inatçı basilmiş kaç tane ilaçla ne kadar uzun sürede ölüyor öyle. Okurken tıp öğrencisi olmanıza gerek kalmayacak şekilde sade dille yazılmış bir yazı.

“Aşık olmak!” Koza Çubukçu

 ünlemle biten "Aşık Olmak" yazısı ile derginin yayın kurulundan Çubukçu iddialı bir yazıya imza atmış. Adeta okuru okumak için kışkırtmış. Derginin giriş yazısını yazan Koza, aşık olmak köşesini açtığını söylememiş olsa bu başlığı neden seçti diyecektim. Kim yazarsa yazsın aynı başlık olacak besbelli. Herkesi aşık olmaya davet ediyorcasına. Neye karşı solursa olsun insan mutlaka aşık olmalı.. Ve insan hele bir aşık olmaya görsün nasıl da cümleler kurduruyor insana. İyi ki bu başlık açılmış..

“Uyku ve egzersiz”-Zekine Pündük spor hekimliğinden.

Geceleri çoğu zaman uyanık beklerim

Uyuyanların uykusunun kapısında dikilen

Nöbetçiyim ben o uyku benden sorulu

Düşün kalına girmez kütlesi üzerinde yüzen ruhum ben” Bilgesu Karasu

  Gecenin öteki yüzü uykusu değildir. Bir diğer yüzü tamamlanmadığı zaman insanı çıldırtabilecek kadar rahatsızlık vereceği bilinen uykusuzluk uykusudur.

Uykusuzluk problemlerinin tedavisinde kullanılan her ilaç kişini fiziksel ve ruhsal huzurdan bir adım daha uzaklaşması demektir  Bunun yerine kişiye doğal sakinleştirici olarak sporun önerilmesi beklide bir tedavi alternatifi olarak düşünülebilir.

Uyku hakkında güzel bir yazı, uyumayalım.

 “Psikopatolojiye intergratif yaklaşım”, doç. Dr. Selçuk Kırlı

Eğer bir kimse sinirler, sinapslar vb konusunda ki düşüncelerinin, göstergeler ve simgeler konusundaki düşüncelerinden daha soylu olduğunu sahiden düşünüyorsa, bütün söyleyeceğim şudur: tanrı yardımcısı olsun!” Edwin R.Wallace. Ruhsal rahatsızlıkları olanların içlerine şeytan girdiği (posssesion diabolique) düşüncesiyle yakıldığı dönemlerden başlayarak bu tür rahatsızlığı olanlara yaklaşımları gözden geçirirsek özellikle orta çağ Avrupasın da bu içine şeytan girme teması üzerinde çağlar boyu durulduğunu hatta özellikle Katolik inancının yoğun olduğu ülkelerde kısmen de olsa bu inancın ve inanca bağlı uygulamaların sürdüğünü görürüz. Bugün bile içine şeytan giren insanların ruhlarının kurtarılmasını amacıyla törenler düzenleniyor, bunu yöneten papazlar bir kısım Hıristiyan mezheplerinde ileri bir mertebe görülebiliyor. Bu konuyu işleyen filmlerde çekilmiştir. Örneğin The Exorsisit

Doğu kültürlerinde de ise benzer rahatsızlığı olanlara çok daha insancıl ve durumu hastalık olarak kabul eden yaklaşım görülür.Eski Bergama da müzikle tedaviyi gösteren bulgular vardır.

Modern tıp belloda alkaloidlerini ajitasyon ve eksitasyonların bastırılmasında kullanılmaya başlanmış, bunlarla başarılı olunamayan vakalarda hastaların çevresine zarar vermesini engellemek amacıyla zincirlere vurulmuşlardır.

Kadı hastalarda daha çok dikkati çeken bayılma ile giden tablolar,cinsel kökenli rahatsızlıklar olarak düşünülüp Histeron  (döl yatağı) nın isminden esinlenerek  “histeri” olarak isimlendirilmiş.

Psikiyatri de her hasta yeni ve ayrı bir dünyadır, dolayısıyla tedavilerin her hasta için farklı bileşimlere ihtiyaç göstermesi normaldir.

“Egolarımız ve Komplekslerimiz”- Yücel Vurmaz

İnsanlar arasında çıkan sorunların temelinde tatmin edilmemiş ego ve kompleksler vardır. “İnsan ancak ve ancak kendi kaderini kabullendiğinde yakalar mutluğu” Albert Camus

Hitler de aslında biliyordu Almaların dünyanın en üstün ırkı olmadığını ama onun kompleksleri vardı. Kısacık boyu vardı. Resimleri beğenilmemişti.

Kendisini sevmeyen başkasını sevemez” Montagine.

Her şeyin çözümü sevgidir, önce kendimizi sevmeliyiz.sevgiyi öğrenirken ayıklanacaktır saldırgan davranışlarımız.

Ezdiğimiz her insan bir şeyler alıp götürür bizden. Biraz daha karartır yüreğimizi, öldürür insan tarafımızı getirdiği ise sadece yalancı bir güven ve okşanmış bir EGO. Ama unutmayalım ki her şeyden kaçabiliriz kendimizden asla.

“Beden Ruhun Sahnesidir” Ebru Onuker

Yüzü /onun yüzü/ kıpırdar durur içinde/ bunca yaprak döküldü dalından/ o günden beri. Oktay Rıfat.

Beden dili üzerine yazılmış okunası bir yazıdır. Örneklemeler çokça olsada sıkılmıyorsunuz. Benim ilgimi çeken birkaç örnek olmuştu. Astım çok zaman anneye olan aşırı bağlılık ile ilişkilidir. Kendi başlarına nefes alacak durumda değillerdir diyen bir araştırmacı.

Migren hastasının üst benliği yasakladığı için açığa vuramadığı ve yaşayamadığı hayalleri olduğu teorisi savunan bir psikolog görüşü enteresandı.

Ve yalan söyleyen bir kişinin mimiklerini ve el kol hareketlerinin yalanını ele verecek kadar berraktır. Sadece beden dilini bilmek gerekiyor.

“Fenerbahçe yazıları- “Ali Şen başkan, Ali Şen Şampiyon”  Tuncay Yılmazer

Genel yayın yönetmeni Engin Çiftçi yayın kurulu. Koza Çubukçu, Ebru Onuker, M. Başar Gürbüz,Veysi Ekinci,Uğur Duman,Ece Çetin

  1-021.jpg2-023.jpg3-017.jpg4-016.jpg5-010.jpg6-006.jpg7-005.jpg8-003.jpg9-001.jpg10.jpg

Bu yazı toplam 1518 defa okunmuştur.
  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Başlangıç Tarihi
Başlangıç Tarihi
Tüm Hakları Saklıdır © 2003 Akhisar Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.