• BIST 104.539
  • Altın 163,884
  • Dolar 3,9376
  • Euro 4,6999
  • Manisa 5 °C
  • İzmir 9 °C
  • British Town'da Öğretmenlere özel yüzde 10 indirim
  • Penta Akademi'de KPSS'de Öğretmenlere özel yüzde 10 indirim
  • Erdinç Akademide öğretmenler gününe özel şok kampanya
  • Enza Home'da öğretmenlere yüzde 5 indirim
  • Yavuz Sigorta yeni adresinde
  • Satış temsilcisi aranıyor
  • Halk Eğitim’den emlak danışmanlığı kursu
  • Büyük Öncü AVM, Vestel açılıyor
  • ASDER'den resim atölye çalışmaları
  • Cumhur Sarı'nın tek kişilik gösterisi 23 Kasım'da
  • Zeytine minnet kortej yürüyüşü 24 Kasım'da yapılacak
  • Dünya Zeytin günü programı belli oldu
  • Nakış makinesinde çalışacak usta, operatör ve makineci aranıyor
  • Hypatia Book & Coffee’de 10 Kasım nedeniyle 3 al 2 öde
  • Üniversal tornacı ve kaynakçı aranıyor
  • Akhisargücü Basketbol Akademisi kış okulu kayıtları başladı
  • İnşaat mühendisi aranıyor
  • İtina ile zeytin silkme makinası ile  zeytin silkinir

Frida Kahlo ve Ben

Tuncay Şen

Frida Kahlo ve Ben

  ‘Frida Kahlo’nun kahrolası günlük yaşamı’ adıyla yayınlanan kısa süreli videolarda kendini ona makyajla benzetmeye çalışmış bir kadın,”Ben Frida Kahlo, aşkın ve acının kadını” diye başlıyor konuşmaya. Tam Diego ile ilgili cümle kurmaya başlarken fonda bir çocuk sesi “anneeee!” diye bağırarak aklını karıştırınca çocuğa kaba bir küfür ediyor. Bu tarz birçok video var, izlenme rekorları kırmış. Yapılan yorumları okudukça kahrolmamak elde değil.  Kimdir bu Frida Kahlo? Nedir, ne değildir? Onların ne kadar umurunda?

   2002 de ‘Frida’ isimli filmi çekildi, onu Selma Hayek canlandırdı. İki dalda Oscar aldı. Filmin en beğendiğim yönü; tabloların nasıl oluştuğunu göstermesi, çünkü hepsinin bir hikayesi var Frida’nın hayatında. Bu filmden sonra Frida Kahlo 21. Yüzyılın ikonu haline getirildi Onu anlatan kitaplar ardı ardına yayınlanmaya başladı. ‘Popüler kültür’ kendine yeni esir olarak Frida Kahlo’yu seçmişti! Kahlo baskılı tişörtler, çantalar, magnetler, telefon kılıfları, biblolar, bardak, anahtarlık, dövmeler..aklınıza ne gelirse… Moda da Kahlo rüzgarı estirildi.. Resimlerinden çok hayatıyla ilgilenildi. Feminizmin öncüsü yapıldı. Bir Kahlo sevgisi dayatıldı. Sanatını bıraktım hayatını araştırma zahmeti taşınmadan…

  Frida günümüzde sanatı dışında her şeyiyle anılır hale geldi. Cinsel tercihi, özel yaşamının ilginç yönleri.. Magazincilerin ilgi alanına girecek neyi varsa insanların önüne serildi.

  1995 de Frida Kahlo ve Ben” başlıklı bir yazı hazırlamıştım, Gece Nöbeti dergimizin ilk sayısının 14 ve 15.ci sayfalarında yerini almıştı. O zamanlar internet yoktu, hakkında günümüzde ki kadar kitap ve belge yoktu. Filminin çekilmesi daha gündemde değildi. O günün şartlarında yazdığım yazıyı bugün yenide paylaşmak istedim. Aradan 22 yıl geçmiş..

   Şimdi o yazımı veriyorum. Ardından o iki resmi hakkında ki güncel yorumlamam gelecek.

 

FRİDA KAHLO VE BEN

  1907 de doğdu; fakat yazdığı özgeçmişinde Meksika Devriminin tarihi olan 1910’u gösterdi doğum tarihi olarak. Adeta devrimle doğduğunu, yaşamının onunla başladığını tanımlarcasına. Yaşam görüşü olarak Marksizmi seçti ve tüm yaşamı boyunca Marksizme hep inandı, sadık kaldı. 18 yaşında bir trafik kazası geçirdi. Demir bir çubuk beline ve sırtına saplandı. Bu kaza yaşamında derin izler bıraktı. Ölümüne dek dayanılmaz acılar çekti, ardı ardı ardına bir yığın ameliyat oldu. Sonunda bir bacağını bıraktı ameliyat masasında. Tekerlekli sandalyeye mahkum oldu. Çocukluğunda çocuk felci nedeniyle bir bacağı kısa kalmış, ‘Tahta Bacak Frida’ olarak anılmıştı.

  19 yaşında aşkı tattı. Kendinden çeyrek asır yaşlı olan dünya devrimci sanatının ünlü ustalarından Diego Rivera ile evlendi. Güvercin ve Filin evliliğiydi bu. Onu hep sevdi.

  Geçirdiği kaza ona çok istediği annelik duygusunu tatmasına engel oldu. Düşük ve kürtajlarını da resmine aldı.

  Evlilikle başladı resim yapmaya. Sevdasını, umutlarını, sevinçlerini, inancını aktarmayı çok istiyordu tuallere; fakat yaşadıkları bu arzusunun gerçekleşmesine hep engel oldu. Sevdiği kocası onu hep başka kadınlarla aldattı. Bu acıları resimlerine taşıdı.Hasta yatağında  bıkıp usanmadan resim yaptı..Acılarını renge dönüştürdü.Suskunluğu tualinde çığlığa dönüştü.

  1940 larda özgün bir üsluba ulaştı. Yakaladığı bu son çizgi yüzünden sürrealist akıma dahil edilmek istendi.  Dönemin tanımış tüm entelektüel ve aydınlarıyla yakın ilişkisi oldu. Andre Breton, Traven, Troçki, Natalya Sedova ve Rivera bunlardan birkaçıdır.

   Zengin bir iç yaşamı vardı. Karşı koyuşçu yapısı buna eklenince resminin doruğuna ulaştı. Resimlerinde karşıt nesneleri, gerçekten uzak görünen peyzajları kullanması onun neredeyse sürrealist olarak tanımlanmasına yol açacaktı. Ama o bundan ısrarla kaçındı. Yaşadıklarını kendine özgü dili bularak aktardı. Karşı koyuşçu hüzün duygularıyla gizemli bir atmosfer yarattı. Hem dış görüşünü hem de zihinleri derinlemesine çeken bir ruh halini sundu resimlerinde. Kendisine acı veren her şeyi ama her şeyi! İşkence aleti şekline soktu.

  Yaşadığı toplumun panoramasını yakaladı. Aztek, Maya ve İnka kültürlerine dek indi. Halkının yapmış olduğu geleneksel Rasimleri (Ex voto tarzı) taklide düşmeden kendi özünde eritmeyi başardı. Geçmiş tarih bu şekle bürünerek esin kaynağı oldu onda.

  Latin Amerika sanatını derinden etkiledi. İlk kişisel sergisini ancak 1953 de gerçekleştirebildi. Ölümünden bir yıl önce, 46 yaşında…Son tablosu “yaşasın yaşam!” isimli natürmorttu.. iştah açıcı kesilmiş kırmızı karpuzlar..

  Tüm acılarına rağmen “Mavi Ev” adını verdiği evinde hep yaşanabilir yön aradı. Yatağının üstünde bir ayna vardı. Aynasına “gündüzlerinin ve gecelerinin celladı” ismini vermişti.

 Gökyüzünü ararcasına yıllarca aynasına baktı. Ama gördüğü, görmek istediği gökyüzü değildi.

  Birbirine lehimlenerek büyüyen acılarıyla öldü. Uzun süre yatalak kaldığı için bedeninin mezarda yatmasını istemedi, vasiyeti gereği yakıldı. Külleri müzeye dönüştürülmüş Mavi Ev de. Ölümünden sonra onu paylaşma yarışı başladı. Düşüncesiyle, giyim kuşamıyla, yaşam biçimiyle örtüşmeyen şarkıcı Madonna ortaya çıktı, astronomik rakamlarına aldırmadan resimlerini birer birer koleksiyonuna katmaya başladı. Ve bu skandallar kaynağı kadın, “onun resimlerinden hoşlanmayan iyi bilsin ki benim dostum olamaz” deyip, Kahlo’nun hayatını filme dönüştürüp başrolde oynamak istedi.

  Feministler de onu sahiplenmeye kalktı. Sürrealistler hala onu kendi saflarında görmeye devam ediyorlar.

  O, hep acı çekti bu dünyada.' İçimde kırk kadın,” var diyordu,” Kırkı da birbirine yabancı. Kırkı da öteki ''. Yaşamı sevdi ama yaşam onu tekerlekli sandalyeye dek süren uzun, acıklı bir maceraya sürükledi.

  Aşık oldu evlendi ama kocası onu hep aldattı.

  Döneminin aydınlarıyla dost olmaya çalıştı ama onlar onu kendi kulvarlarına çekmek için uğraştılar. O Marksizmi sevdi ama gerek yaşarken gerekse ölümünden sonra Marksistlerce yeterince sahip çıkılamadı.

  Dünyaya aynı pencereden baktığım yıllarda Frida Kahlo’nun resimlerini zevkle seyreder, onun gizemli dünyasına inerek acılarına yoldaş olurdum. Konuşurdum adeta. Sonra? Hiç bırakmayacağım dediğim biricik sevdaMı rafa kaldırdım. TesliM oldum. Yaşamımla ilgili her anı tekrar gözden geçirip, yanıldığım “şey”in ne olduğunu bulmaya çalıştım. Nitekim buldum da. Bulduğum “şey”in hep aradığım “şey” olduğunu söylemekle yetiniyorum. Yeni yaşantımda eski alışkanlıklarıma yeni formlar vererek devam ettiriyorum.Form veremediklerim veremeyeceklerim de orada kaldı.

  Ve ben hala Kahlo’yu izlemekten zevk alıyorum.

   Kataloğunu elime alıyorum. Onu acılarını yaşamını zihnimde canlı tutarak başlıyorum yorumlamaya… 

 Bakınız Resim 1 “The Wounded Deer” (Yaralı Geyik) 1946

 Bir orman düşünün… Ne belirecek zihninizde? Gelin Kahlo’nun ormanına gidelim, o nasıl düşlemiş görelim. Yeşilin yüzlerce tonunu bulabileceğimiz orman onun resminde canlılığını yitirmiş, dikili kütük kalabalığına dönüşmüş. Ağaçların dallarını resmine dahil etmeye gerek görmemiş. Bir sessizlik hakim.Orman onun için bir umuttu. Uzaklarda düşlenebilecek bir orman. Ama onun umudu söndürülmüştür. Bilmece burada başlıyor, kim, neden, niçin soru zincirleri belleğimizde cevap beklerken; onun ormanında gezinmeye devam ediyoruz. Orman ortalarında vurulmuş bir geyik yatıyor. Aldığı dokuz ok yarasına rağmen hala yaşıyor bu geyik. Frida Kahlo’dur. Kurduğu bu kompozisyondan çıkarılabilecek yorumların vermek istediği mesaja daha yakın olmasını istercesine geyiğin başını kendi oto portresi olarak yapmış çizmiştir. Hüzünlü bir ifade var yüzünde. Avcı ortalıklarda yok ama bu bakışlar adeta kendisini vuran avcıya yöneltilmiş gibi.  Başka okun yok mu dercesine anlam yüklü.

  Avcı kim olabilir dersiniz? Bulmak güç olmasa gerek: kendisini her fırsatta sürekli aldatan kocası Diego Rivera!.. Bilmece çözüldü..

  Yerde bir dal parçası.. Bu avcının tuzağı mıydı? Yoksa geyiğin çırpınışları sırasında kopan bir dal mı? Ölü ağaçlar olarak düşlenen ormanda yerde sararmış da olsa yaprakları olan bir dal.. Belki de gençliğini koydu bir dal olarak. Kırılmış, yıpratılmış sarartılmış gençliği gözünün önünden film şeridi olarak geçiyor..

  Ve yerde yaralarından sızmış kan izleri..

  İçindeki canlılar tüketildiğinde orman sessizliğe bürünmez mi? Son canlıda vurulmuştur artık. Arka fonda yaşamı boyunca hiç yitirmediği umudu, deniz ve gökyüzünü canlı olarak vermiş.

  Bakınız Resim 2. Oto-portre,1940

   Bir oto portre... Frida, yine kendini tuale aktarıyor. Hemen hemen bütün oto portrelerinde görebildiğimiz o bakışlar, yine hüzün kokuyor. Yaşadığı acılardan olsa gerek, kendini gülümseyen neşeli bakışlarla anlatmaktan hep kaçındı.

  Saçlarında çeşit çeşit çiçekler.. Çiçekler kokusu ve renkleriyle insanın içini ısıtmalı değil mi? Oysa resimde ki çiçeklere baktığımızda hüznün ağırlığını hissetmeye başlıyoruz. Arka fon da ki atmosfer de hüznü çoğaltıyor. Gökyüzünün rengi usta fırça darbeleriyle soldurulmuş. Kocaman yapraklar soluk renkleriyle hüzün kokusuna katkı sağlıyor.

  Kahlo da solgun bir yüz. Neden, niçin diye soruyoruz zihnimize.. Ve temanın odağına kaydırıyoruz gözlerimizi, sorularımıza yanıt bulabilmek için. Kulağında beyaz renkli el şeklinde bir küpe ve boynunu kanatan dikenli bir gerdanlık.  Bu takılar zihnimizi zorluyor, düşünüyoruz. Bu halde betimlenmiş takılar belki bir sevginin sunuluşu olarak verilmiş hediyelerdir. Belki de her aldatılışın ardından pişmanlığın dili olarak sunulan hediyelerdendir.. Barışmanın ve gönül almanın ilk adımları… Yahut bir aldatmaca, kim bilir? Ne amaçla verilmiş olursa olsun nasıl bir sonuca ulaştığını; bu yüz ifadesi, bu çiçekler bu gökyüzü, bu dev yapraklar yani resmin kendisi şaşmaz bir şekilde veriyor: Yemezler!

  Bir süre önce bıraktığım fırçayı bir gün elime aldığımda Frida Kahlo gibi anlatacağım kendimi.. Bana acı veren her şeyi böyle gizemli havayla vereceğim. Benim en büyük şansım Onun görmek isteyip de göremediği gökyüzünü görmüş olmam olacak. Yarım kalan masallarımı, yarım kalan hayallerimi bitireceğim tuallerim de… ve diyeceğim ki

                            Resim yapmak isteyen

                            Resim ülkesine gitmeli

                            Ressamı anlamak isteyen

                            Ressamın ülkesine gitmeli…

Tuncay Şen

1996, Gece Nöbeti dergisi sayfa 14-15

                   FRİDA KAHLO VE YİNE BEN !

   22 yıl önceki yazım Ressamı anlamak isteyen Ressamın ülkesine gitmeli diye bitirmişim. Ressamla ilgili tüm bilgilere ülkesinde ulaşılabiliyor.

Aradan 22 yıl geçti, Kahlo hakkında çok şey yazıldı, çizildi. Yeni bilgilerle ben 22 yıl önce yorumladığım resimlerine yeniden bakıyorum.

 “The Wounded Deer” (Yaralı Geyik)

  1946 yapmış. Geyik bu resimde alegori olarak sunulmuş. Kahlo’nun soyu Azteklerden geliyor. Aztek mitolojisinde Tezcatlipoca var. En kudretli tanrıdır ama tek ayaklıdır. Diğer ayağı yılan başından ibaretmiş. Çocukluğun da çocuk felci nedeniyle sakat kalıp “Tahta bacak Frida” olarak anılması, ardından genç kız iken geçirdiği trafik kazasında 11 yerinden kırılan hep sakat kalan sağ bacağını Tezcatlipoca yoluyla anlatmak istiyor. Bundan takıntı yaşamamış aslında. Kangren nedeniyle dizden aşağısı kesildiğinde günlüğüne ‘uçmak için kanatları olduğuna göre bacağa ne gereksinim var’ diye not düşmüş.

 Geyiğin boynuzları Diogo’nun sadakatsizliğine yorumlanabilir. Geyik dokuz ok yarasına rağmen kalkıp kaçacak güçte gibi. Dokuz okun anlamı var mı bilemiyorum. Ama bir kısmı sırtından bir kısmı da göğsünden girmiş bedenine. Bazı acıları sırtından kalleşçe, bazıları da göğsünden tam can evinden yaralayan darbeler de olabilir.  Kup kururu, soluk kahve tonlarındaki yaprağı olmayan ağaçların verdiği hava izleyene depresif duygular katıyor. Ama arka planda masmavi deniz ve bulutlu gökyüzü umut olarak gösteriliyor. Umut geyiğe uzak ve arkasında kalmış. Ayaklanıp kaçıverse rotasında umut olmayacak.

Toprak, su ve havanın bir arada bulunduğu bu resimde geyiğin hemen altındaki yapraklı kırık dal ile ulaşması imkansız umuda vurgu yapıyor. Resminin sol altına  FRIDA KAHLO. 46. CARMAolarak imzasını atmış, rengi koyu kahve. Resimlerinde ki imzası çoğunlukla kan kırmızı renktedir. Kırmızı renkli imza bakışları aniden kendine çekecekti. Kahlo ya renk veren, rengi giyen (kramofor) kadın boşuna dememişler.(Diego ya  da rengi gören= okzokrom) Peki ‘Carma’ nedir? Frida, soyunun mitolojisiyle sentezlediği Carma“ya  dikkat çekerek ona olan inancını imzasında gösteriyor. (Karma: Yaptığımız her eylemin sonucu, eylemin olumlu ya da olumsuz olmasına göre bize yansır)                                                                                                                                 Gelelim 2.ci resme                                                                                                                     Geçirdiği çocuk felcinin etkisinde kaldı ve bu yüzden doktor olmak istedi. Mexico City' de Tıp Eğitimi bölümüne kabul edildiğinde okulun tarihinde bir ilki gerçekleştirdi, hazırlık sınıfına ilk kabul edilen kız öğrencilerden biri oldu. Geçirdiği o kaza onun doktor olmasını engellemiş, ressam olmak kaderine yazılmıştı.

  Yaşamı boyunca zorunlu olarak doktorlara gidip gelen bir kadının onlardan en az bir iki tanesiyle arkadaşlık ya da dostluk kurmuş olma ihtimali yüksektir. Kaynaklarda Frida'nın doktorlarına dair neler çizdiğine ve yazdığına bakılırsa birçok doktorun adı geçer ancak Dr.Leo Eloesser ve Dr. Farrill onun daha özel konumdadır. Dr. Eloesser, Frida'nın sadece doktoru değil çok da yakın bir dostudur. Yıllarca mektuplaşmışlar, Frida ona iç dünyasını açmakta hiçbir çekince duymamış. "Querido Doctorcito" diye başlayan mektupları seneler sonra ortaya çıkarılarak kitap haline getirilmiş hatta.'-cito' eki doktorcuk gibi tercüme edilebilir.  Yazışmalarda birçok sözcüğü minikleştiren bu minik kadın aslında sözcüklere şefkat duygusunu yüklüyor yükleyebildiği kadar.  Frida, Dr.Eloesser'e hem onun hem de kendi portresini yaparak hediye etmiş. Bu doktora Dioga da bir tablo hediye etmiş. Frida hediy ettiği portresinde Diogo nun yaptığı tabloyu da duvarda asılı olarak resmederek hatırlatmış. Frida'nın doctorcito'suna hediye ettiği oto portresi 1940 tarihlidir. Sırt ağrılarının dayanılmaz olduğu 1939 yılında Eloesser'e tedavi olmaya gider, durumu kontrol altına alınınca da hislerini tabloya yazarak teşekkür eder.

 "Pinté mi retrato en el año de 1940 para el Doctor Leo Eloesser, mi médico y mi mejor amigo. Con todo mi cariño. Frida Kahlo" / "

“1940 yılında, doktorum ve en yakın dostum Dr. Leo Eloesser için portremi yaptım. Tüm sevgimle. Frida Kahlo"

   Bu oto portre de iki tane el var. Elbette bunların anlamı olmalı. Kulağındaki küpede aşağı doğru salınıyor ve  teşekkür yazısını kondurduğu kurdelenin ucunda onu zarif biçimde tutuyor, Hediyeyi sunuyor gibi.. İspanyolca "Milagros" mucize demekmiş.  Milagroslar mum ya da fildişinden yapılmış objeler olup, kişinin iyileşmesini istediği organın şeklinde oyulurmuş ve dua ettikleri azizin sunağına koyulurlarmış. Bu arada el şeklindeki küpelerin de Picasso'nun Frida'ya hediyesi olduğunu öğrendim. Bu hediyelere ilaveten Picasso’nun “Biz onun gibi insan yüzleri çizemiyoruz." övgüsüne de mazhar olmuştur. Saatlerce bakabileceğim bir resim bu. Korkunç bir acıyla -ama- çelikten bir kadın bakıyor sanki insanın gözlerinin içine. Ürpertici. Doktorun sevgilisine miras kalmış bu resim ve evinde uzun süre tutmadan satmış. Ardından da şu sözleri sarf etmiş:  "cafcaflı, sevimsiz, huzursuz edici bir resim... Onunla asla yaşayamazdım"

   Yaşadığı her fiziksel sarsıntıda doktorlarına şunu söyler:

  “Sadece beni şöyle bir toparlayın ki resim yapabileyim”

   Doktorların onu toparlama mücadelesi 47 yaşına kadar sürer.

   Son resmine “Yaşasın Hayat” adını verir.

   Onun hayata veda ettiği yaş da ben onun hakkında yazıyorum.  

Tuncay Şen  

drtuncaysen@akhisarhaber.com

1-010.jpg2-012.jpg4-006.jpg5-003.jpg6-001.jpg7-001.jpg8.jpg9.jpg

Bu yazı toplam 1617 defa okunmuştur.
  • Yorumlar 10
    Yazarın Diğer Yazıları
    Başlangıç Tarihi
    Başlangıç Tarihi
    Tüm Hakları Saklıdır © 2003 Akhisar Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.