• BIST 105.268
  • Altın 162,850
  • Dolar 3,9604
  • Euro 4,6498
  • Manisa -7 °C
  • İzmir -1 °C
  • Yavuz Sigorta yeni adresinde
  • Satış temsilcisi aranıyor
  • Halk Eğitim’den emlak danışmanlığı kursu
  • Büyük Öncü AVM, Vestel açılıyor
  • ASDER'den resim atölye çalışmaları
  • Cumhur Sarı'nın tek kişilik gösterisi 23 Kasım'da
  • Zeytine minnet kortej yürüyüşü 24 Kasım'da yapılacak
  • Dünya Zeytin günü programı belli oldu
  • Nakış makinesinde çalışacak usta, operatör ve makineci aranıyor
  • Hypatia Book & Coffee’de 10 Kasım nedeniyle 3 al 2 öde
  • Üniversal tornacı ve kaynakçı aranıyor
  • Akhisargücü Basketbol Akademisi kış okulu kayıtları başladı
  • İnşaat mühendisi aranıyor
  • İtina ile zeytin silkme makinası ile  zeytin silkinir

14 Mart Emperyalizme Direnen Türk Doktorlarının Bayramıdır

Tuncay Şen

14 Mart Emperyalizme Direnen Türk Doktorlarının Bayramıdır

   14 Mart doktorlarında bir günü olsun diye çıkmamıştır. Özünü kavrayamadığınız her kutlama, “bir an önce bitse de işimize baksak!” moduna sokar insanı. “Tıp Bayramı” olarak kutlanan bu günün aslında sadece doktorların değil bu topraklarda özgürce yaşayan herkesi ilgilendiren anlamı olduğunu anlamak gerekiyor.

  Tıp Bayramı her sene 14 Mart’ta kutlanan ve sadece Türk hekimlerinin bayramıdır.

  Dünyada benzer kutlamalar,farklı tarihlerde yapılmaktadır. Örneğin ABD’de ameliyatlarda genel anestezinin ilk defa kullanıldığı 30 Mart 1842 tarihinin yıldönümü; Hindistan’da ünlü doktor  Bidhan Chandra Roy’un doğum (ve aynı zamanda ölüm) yıldönümü olan 1 Temmuz günü “Doktorlar Günü” olarak kutlanır. Ancak bizim kutladığımız 14 tıp bayramının anlamı bunlardan çok farklıdır.

    İlk defa 14 Mart 1919’da kutlanmaya başlayan bu bayram; İstanbul’un ve Tıbbiyenin işgali sırasında Türk hekimlerinin özgürlük için başlattıkları mücadelenin ilk adımı, ilk meşalesidir.

   Bu kutlama, tıbbiye hocalarının ve öğrencilerinin işgale karşı bir protestosu, “mücadele de Türk hekimleri olarak biz de varız” mesajını veren bir kutlama idi. 14 Mart Tıp Bayramı, savaşlarla yorgun düşmüş ve hiç hak etmediği halde işgal altına girmiş özgür bir milletin çocukları olan Tıbbiyelilerin, hocaları ve tüm öğrencileriyle tek bir kuvvet ve yürek olarak buldukları bir çıkış noktasıdır.

  98’incisini kutladığımız 2017 yılında bu önemli günün neden ve nasıl oluşturulduğunu bilmek, savaşlar ve milli mücadelede kaybettiği Tıbbiyelileri, o zor günlerde yaşanılan acıları hatırlamak, özgürlüğümüzün kıymetini fark edebilmek için çok önemli bir fırsattır.

Savaşlar daki Tıbbiye

  Türk Tıp eğitiminde ki 1912-1922 yılları arasındaki on yıllık bir dönem çok özeldir.. Bu dönemde Osmanlı Devletinin katıldığı savaşlar birbirinin ardınca devam etmiş, büyük bir ıstırap her yerde baş göstermişti. Tıbbiyede tıp eğitimi verenler ve tıp eğitimi alanlar bu acı ve ıstırabı en yakından yaşamışlardı. Peşpeşe gelen savaşlar tıbbiyeyi de etkiliyordu. Özellikle Askeri Tıbbiyede her savaşta asker olan hocalar ve üst sınıflardaki hekim adayları askere alınıyor ve ölüm herkes gibi onları da vuruyordu.

 1912 yılında başlayan Balkan Savaşı Osmanlıyı her yönden zor durumda bırakmıştı. Seferberlik ilan edilir. Tıbbiye de derslere de ara verilir. Hocalar ve son sınıftaki hekim adayları askeri birliklere atanırlar. Askeri öğrenciler talimlere alınıyorlardı. Tıbbiye binasının her yeri hastaneye çevrilir. Gemilerle getirilen yaralılar burada tedavi edilir. Klinik yatakları yaralılara kâfi gelmeyince dershaneler, koğuşlar hatta koridorlar bile hastane görevi görmeye başladı. 6 ay boyunca Tıbbiye resmen kapatıldı. Öğrenciler yaralılara yardımcı olmaya çalışıyorlardı.  Savaştan dönen hocalardan sağ kalanlar eğitime tekrar başladılar, Tabii sağ kalan öğrencilerle.

  Balkan Savaşından hemen sonra başlayan I. Cihan Savaşı bu öğrencilere ikinci bir şok oldu.  Savaş başlayınca askeri öğrenciler 6 ay talimgâhlara gönderilir. Savaşın büyüyerek devam etmesiyle Tıp Fakültesi bir yıl süreyle fakültenin kapandığını ilan eder. Hocalar cephelere gönderilmiş, tıbbiye son sınıf öğrencileriyle 3, 4 ve 5. sınıf öğrencileri askeri birliklerde görevlendirilmişlerdi. Son sınıfın en çalışkan ve bilgili öğrencileri Kafkas cephesine gönderilir. Orada çoğu tifüs hastalığından ölür.

  Açlık ve sefalet diğer öğrenciler için de aynıydı. Okulda çok zor şartlarda hazırlanan yemekler yetersizdi. İdareciler süpürge tohumundan hazırlanan ekmekleri, kandil yağıyla pişen yemekleri bile zor tedarik ediyordu. Öğrenciler açlıklarını kapatmak için okulun yakınlarındaki bostanlardan sebze, meyve çalmak zorunda kalıyorlardı. 20 tıp öğrencisi veremden ölmüştü. Tıbbiye bir yıl sonra 1916’da sağ kalanlar ve durumun acısını yaşayanlarla eğitime tekrar başladı.

İşgalde Tıbbiye

  I. Dünya Savaşı sonrası Mondros Mütarekesi ile Osmanlı Devleti acı bir döneme girdi: 13 Kasım 1918’de İstanbul’u işgal edildi. Tıbbiyeliler boğazdan geçerek işgali başlatan gemileri Haydarpaşa’dan gözyaşı dökerek seyretti.

 21 Kasım 1918’de Meclis-i Mebussan feshedildi. Ardından Haydarpaşa’daki tıp eğitimi İngiliz askerleri tarafından 5 sene sürecek işgal dönemine girdi.

  Öğrencilerin direniş gösterisinde bulunmaları üzerine saat kulelerine makineleri tüfekler yerleştirilerek gözdağı verildi. Binanın pek çok bölümünün boşaltılması emredildi. Askeri Tıbbiyelilerin yatakhanelerine İngilizler yerleşti, öğrenciler çatı katındaki bölümlere yerleştirildiler. Karyolalar alınmış, öğrenciler yer şiltelerinde yatmışlardı. Tuvaletler gece İngiliz askerlerine ayrılmış, tıbbiyelilerin tuvaletlere girmesi yasaklanmıştı. Öğrencilerin yatakhanelerine idrar kovaları konulmuştu.

Hocalar ve öğrenciler şaşkınlık içindeydiler. Hocalar Londra’ya durumu protesto eden telgraflar gönderdiler:  “Medeni İngiliz milletinden gelir gelmez irfan kurumlarını yıkmak suretiyle mi uygarlık örneği göstereceklerini soran ve işe el konulmasını” isteyen telgraflardı. Bu şartlarda tıp eğitimi devam ediyordu  İngiliz komutanların istekleri bitmiyordu. Pazar ayinleri için dershaneleri boşalttırıyor, sosyal faaliyetler kısıtlanıyordu.

   Bir süre sonra askeri öğrencilerin resmi kıyafetleri için emirler gelmeye başladı. Askeri kıyafete tahammülsüzlük gösteriyorlardı, sonunda üniformayla dolaşmayı tamamen yasakladılar. Sivil kıyafeti olanlar o kıyafetlerini giydiler, Anadolu’dan gelen ve memleketin zor şartları dolayısıyla askeri kıyafetinden başka giyeceği olmayanlara pijama gibi basit kıyafetler dağıtıldı. Askeri öğrenciler bu soytarı kılığı ile derslere devam ettiler.

Bir süre sonra okula alınacak askeri öğrenci sayısına kısıtlama getirdiler. Yılda sadece 20 öğrenci!

İlk tıp bayramı kutlamaları bu ortamda 1919 yılında gerçekleşti.

Tıp Bayramı kutlamaları Neden 14 Mart?

 İşgal altındaki Tıbbiyede öğrencilerin bir araya gelmeleri, toplanarak konuşmaları yasaktı. En ufak topluluklar silahlı askerlerce dağıtılıyordu. Hocalarının cenaze törenlerine bile tahammül yoktu cenaze konvoyu İngiliz askerleri tarafından kontrol ediliyordu. Öğrenciler, okullarını kurtarmak ve öğrenimlerine devam edebilmek için çare aramaktadır. Bir araya gelip rahatlıkla konuşma ortamını yaratmak için “Tıp Bayramı” kutlamaları düşündüler.. İşgalde her türlü toplantı ve toplu konuşmalar yasaktı. Tıp Bayramı ise bilimsel bir toplantı idi ve izin alması daha kolaydı. Bu sebeple bir araya gelebilecek, hem kendi aralarında bir dayanışma başlatacaklar hem de işgalcilere gözdağı verebileceklerdi. Üçüncü sınıf öğrencilerinden Sırrı, Kazım İsmail, Yusuf, Müfit ve Hikmet İngiliz işgaline karşı protesto toplantısı düzenlemeyi istiyorlardı. Hocalar  ve öğrenciler kolları sıvadılar ve tıp bayramımızın hangi tarihte başlatılması gerektiğini araştırdılar. Tıp Bayramı olarak 14 Mart’ın seçilmesinin nedeni vardı: Tıp okulu   (Tıbhane-i Amire) 14 mart 1827 de kurulmuştu. Asıl maksatları işgal kuvvetlerine karşı ayaklanmaktır. Okulun iki kulesi arasına büyük bir Türk Bayrağı astılar ve öğrencileri büyük salonda toplantıya çağırdılar. Toplantıya diğer fakülte öğrencileri de katılır.  Hocalar ve öğrencilerin yürekten hararetli konuşmaları bir az olsun içinde yaşadıkları karanlık günlerden bir çıkış, ilerisi için bir ümit, beraberliklerinin onaylandığı bir ortam oldu. Bir sene sonra 1920’de Tıp Bayramı gene önemli bir toplantı ile kutlandı. Ardından 1921 kutlaması. Yapılan konuşmalarda işgal altındaki bir ülkenin aydınlarının acı ve ümit dolu mesajları verilir.. Büyük bir coşku ile işgali protesto ettiler. İngiliz bahriyelileri toplantıyı şiddet kullanarak dağıttı, birçok öğrenci tutuklandı. Bu protesto ulusal kurtuluş savaşını başlatan kıvılcımlardandır.

Bundan yaklaşık üç ay sonra yani 19 Mayıs 1919 Mustafa Kemal Samsun’a çıkmış, 21-22 Haziran 1919’da Amasya Genelgesi’ni yayımlayarak, eylül başında Sivas’ta ulusal bir kongre toplaması için çağrı yapılmıştır. Tıbbiyeli bu kongreye iki delege göndermeyi kararlaştırır. Ancak öğrenci harçlıklarından toplayabildikleri para yalnızca bir kişiyi Sivas’a götürebilecek miktardadır. Bu göreve seçilen Hikmet, İstanbul’dan kaçarak Sivas’a gider. Sivas Kongresi 04-11 Eylül 1919 tarihleri arasında gerçekleşir. Sivas Kongresi’ne İstanbul’dan katılan üç delegeden biri tıbbiyeli Hikmet’tir.

 Hikmet, yedi gün süren ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunu hazırlayan Sivas Kongresi’nin en aktif delegelerinden biri olan tıbbiyelidir.Kongreye katılan bazı delegeler kurtuluşu emperyal devletlerin mandasına girmekte görmekte ve bu yönde konuşmalar yapmaktadır. Bunun üzerine söz alan ve kürsüden Mustafa Kemal’e hitap eden Hikmet, “Paşam, murahhası bulunduğum tıbbiyeliler beni buraya istiklâl davamızı başarma yolundaki mesaiye katılmak üzere gönderdiler, mandayı kabul edemem. Eğer kabul edecek olanlar varsa, bunlar her kim olurlarsa olsunlar şiddetle red ve takbih ederiz. Farz-ı mahal, manda fikrini siz kabul ederseniz, sizi de reddeder, Mustafa Kemal’i vatan kurtarıcısı değil vatan batırıcısı olarak adlandırır ve tel’in ederiz” der. Bu sözler Kongre salonunda çok büyük etki yaratır.

Daha sonra söz alan Mustafa Kemal, “arkadaşlar, gençliğe bakın; Türk millî bünyesindeki asil kanın ifadesine dikkat edin! Gençler, vatanın bütün ümit ve istikbali size, genç nesillerin anlayış ve enerjisine bağlanmıştır” diyerek, Hikmet’e dönmüş ve “evlat; müsterih ol, gençlikle iftihar ediyorum ve gençliğe güveniyorum. Biz, azınlıkta kalsak dahi mandayı kabul etmeyeceğiz. Parolamız tektir ve değişmez: Ya istiklal, ya ölüm! Diyerek sözlerini tamamlamıştır. Bu sözleri üzerine Hikmet yerinden fırlayarak, “Var ol Paşam!..” demiş ve yanına giderek Mustafa Kemal’in elini öpmüştür. Hikmet, milletin makus talihini yenmede bazılarınca önerilen manda çözüm ve lafını tarihe gömen tıbbiyelidir.

İzmir’in işgaline  büyük protesto tıbbiyelilerden gelmişti. Düzenlenen dört mitingde Tıbbiyelilerin büyük emekleri vardı. Anadolu’nun silah ihtiyacını bildikleri için İngiliz askerlerinden satın aldıkları silahları Anadolu’ya göndermişlerdi. Tıbbiyelilerden 15 kişilik bir grup, Kadıköy Bahariye’deki İngilizlere ait silah deposunu gizlice boşaltarak silah, el bombası ve askeri teçhizatı at arabalarıyla önce Tıbbiyeye sonrada büyük gizlilik bir maharetle Anadolu’ya göndermeyi başarmışlardı. Milli Mücadelenin ilk günlerinden itibaren fırsat bulan Tıbbiye öğrencileri bu mücadeleye katılmışlardı. 1920 yılında 10 kadar öğrenci Gebze üzerinden kendi imkânlarıyla, daha sonra da guruplar halinde Anadolu’ya geçerek mücadelede yerlerini almışlardı. Tıbbiyelilerden Milli Mücadele için Ankara’ya giden son altı kafileyle 127 doktor ve götürebildikleri kadar sağlık malzemesi, hastane eşyası ve hasta çamaşırı ile katılmışlardı.

Dr.Hikmet (Boran)

Sivas Kongresi’nden sonra, Hikmet Boran yakın arkadaşı Yusuf Balkan ile birlikte, Ankara’ya giderler. Dr. Adnan Adıvar’ın başhekim olduğu Cebeci Askeri Hastanesi’nde, bakteriyoloji uzmanı Tabip Albay İbrahim Tali Öngören’in başında bulunduğu laboratuvarda aşı yapımında görev alırlar. Hikmet Boran, tifüse karşı aşı geliştiren tıbbiyelilerden biridir.

Daha sonra Sıhhiye subayı olarak Büyük Taarruz’a katılan Hikmet Boran, İzmir’e giren ilk birliğin subaylarındandır. Savaştan sonra İstanbul’a döner ve yarıda bıraktığı tıp öğrenimini tamamlar. Genel cerrahi ihtisası yapar, yaşamını cerrah olarak sürdürür. 1940’lı yıllarda gönüllü olarak “şark hizmeti” için gittiği Sarıkamış’taki görevi sırasında vereme yakalanır. Tekrar sağlığına kavuşamaz ve1945 yılında hayatını kaybeder. Hikmet Boran, görev şehidi olmuş bir tıbbıyelidir. Orhan Boran onun oğludur.

Atatürk, Sivas Kongresi’nin bu genç delegesini her zaman anımsamıştır.
Balıkesir İlinden milletvekili adayı olmasını önerdiğinde; “Hikmet Bey Giresun doğumludur, Balıkesir’e uzaktır.” diyerek, engel olmuşlardır. Oysa “Giresun” Balıkesir’deki Savaştepe İlçesinin eski adıdır. 

Vatan ve bayrak için mücadele  etmiş tüm doktorlarımızı saygı ve rahmet ile anıyoruz. Mekanları cennet olsun. ve yaşam hikayeleri bizlere ve geleceğin tıbbiyelilerine örnek olsun.

Dünyada yalnızca Türkiye de kutlanan ve emperyalizme karşı bir duruşun sembolü olan 14 Mart Tıp bayramı Kutlu olsun!

Dr.Tuncay Şen

drtuncaysen@akhisarhaber.com

 

Derlemenin yapıldığı Kaynaklar

1..Prof. Dr. Metin Özata, “ Atatürk ve Tıbbiyeliler”, Umay Yayınları, Mayıs 2007.

2.. “Tıbbiyelilerin Milli Mücadele ve Cumhuriyetin Kuruluşuna katkıları” Prof.Dr. İbrahim Bozkırlı

3.”Trablusgarb’dan Cumhuriyete Tıbbiyeliler ”,Prof Dr. İbrahim Bozkırlı.

4.. Hıfzı Topuz,. “Çamlıca’nın Üç Gülü” , Remzi Kitabevi, İstanbul 2002.

5.“Tıbbiyelilerin özgürlük mücadelesi ve Tıp Bayramı kutlamaları” Prof. Dr. Ayten Altıntaş Sağlık Düşüncesi ve Tıp Kültürü Dergisi 2014, 30. sayı, s: 92-93

6..Süheyl Ünver. Birinci Cihan Harbinde Tıp Fakültesi. Modern Tedavi Mecmuası, No.3

7..Süheyl Ünver. Mütareke Senelerinde Tıp Fakültesi. Modern Tedavi Mecmuası,  No.8,


1-022.jpg2-025.jpg3-019.jpg4-018.jpg5-012.jpg6-008.jpg7-007.jpg8-005.jpg9-002.jpg

Bu yazı toplam 3819 defa okunmuştur.
  • Yorumlar 4
    Yazarın Diğer Yazıları
    Başlangıç Tarihi
    Başlangıç Tarihi
    Tüm Hakları Saklıdır © 2003 Akhisar Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.